Mahmut Tolon

mahmut tolon population evolution articles books kitaplar makaleler

Yapım aşamasında — taşınıyorum— under construction


March 31, 2012 Posted by | Makaleler / Articles | Leave a comment

DIE ZEIT FÄNGT IMMER KURZ AN


DIE ZEIT FÄNGT IMMER KURZ AN

Die Zeit fängt immer kurz an,

Trotz Wünschen — trotz Menschen,

Mit all ihren Nachteilen;

Aber nicht sprunghaft.

Die Zeit fängt immer kurz an,

Natürlich.

Wird dann durch Bewußtsein weiter,

Länger wird sie nur bei Fehlern.

Finde Dich damit ab, Kamerad:

Die Zeit fängt immer kurz an,

Strebt dann zur Unendlichkeit:

Sie das Verlieren nicht kennt.

 

March 30, 2012 Posted by | Şiirler / Poems | Leave a comment

İnsanlar maymundan mı geliyor 11/8/2006


Bir ülkenin geri kalmışlığını veya gelişmişliğini ölçebilmek için alın size basit bir soru: Evrime inanıyor musunuz?

Ülkemizde inananların oranı % 30,  ABD de % 45, Batı Avrupa ve İskandinav ülkelerinde ise  %70-%90 civarında.  Eğitimle düz orantılı. Bu tek veri ile bile bir  ülkenin ne kadar gelişmiş olduğunu çok net görüyorsunuz. Gayrisafi milli gelirden  daha açık ve daha net bir tanımlama. *** Bu soruyu ülkemizde belki  farklı sormak gerek. Evrimi biliyor musunuz? Veya ne olduğunu anlıyor musunuz? Çoğu insan  içinden “hayır” diyecektir. Dışarıya karşı “bilmiyorum” demek zor olduğu için de basitçe “inanmıyorum” diye yanıt verecektir. Hele maymunla akrabalık konusu gündeme gelirse:

“Tövbe tövbe  estağfurullah!” Benim 30 yıldır ilgi alanım, insan nüfusu ve  evrim oldu. Şimdi de bu konuda ders ve konferanslar veriyorum.

*** Evrimi ispat etmek mümkün. Uygulamalı Mikrobiyoloji, Genetik yada Biyokimya  dallarından birinde eğitim görmüş bir kişi/kişiler, birkaç günlük deneyle ikna olabilir. Mikroplarda birkaç günde gözlemlenebilen değişim daha çok gelişmiş mahluklarda bin yıllar sürüyor.  Bu altyapısı olmayan kişilere de, galiba konuyu bilenlerin anlaşılır  bir dilde anlatmaları gerek. Zira bilgi olmadan tartışmaya çalışınca ortaya kördöğüşü çıkıyor. Bilgi sahibi insanlar da, ki çoğu  bilim insanı, yüzyıllardan beri istilalar yaşamış sonra darbeler görmüş coğrafyamızda biraz tedirgin bir şekilde bilgiyi halka paylaşmaktan çekiniyorlar. Ingilterede ise durum farklı olmuş son istila 1066 yılında yaşanmış. Yüz küsur yıl sonra Magna carta ile ilk anayasanın temelinde insanlar uzlaşabilmişler. Ingiltere de istila yaşanırken Gazneli devletinde Biruni ve Çinde Shen Kuo evrimin ilk düşünce temellerini atmışlar. Sonra coğrafi konumuyla şanslı  İngiltere evrim kuramını çıkartacak sürekliliği gösterebilmiş.

Bilim insanları çekinince, karacahil insanlar “yok efendim böyle bir şey ”diyebilme,  hatta bu fikirlerini renkli kitap olarak bastırma cesaretini kendilerinde buluyorlar. Eh cehaletin güzel tarafı da komik duruma düştüğünü bile anlamamak.  Bilenler gülüyor geçiyor. Bilmeyenlerin de kafaları daha bir karışıyor. Fakat bu konuların güzel yanı: Bilenler de taraf, bilmeyenler de.

*** Darwin’den buyana bazılarının  aklına takılıp kalan bir soruya açıklık getireyim: İnsanın maymundan gelip gelmediği kesin değil!  DNA (yani 50 yıldır bilinen DezoksiriboNukleik Asit veya kısaca yaşamın anahtarı denen molekül)  açısından şimpanzeyle % 98 benzememize, ve soylar 6-8 milyon sene önce birbirinden ayrılmış olmasina karşın, kesin olan bir şey var ki;  maymun da, insan da,  mikroptan geliyor. Bilim insanları günümüzde bazı maddelerin radyoaktif olduklarını ve bunların yarı ömürlerinin hesaplanabileceğini biliyorlar. Mesela Karbon 14 izotopunun yarı ömrü binlerce yıl,  bir uranyum izotopunun milyonlarca yıl. Radyoaktif maddelerin yarı ömrü  ile kayaların yaşı da kolaylıkla tespit ediliyor. Bundan 3.5 milyar sene önce oluşan kayaların içinde ölü mikroplar var. Mikroplar ve sonraki milyar yıllarda  bitkiler, atmosferdeki oksijeni oluşturmuşlar. 65 milyon yıl evvel akrabalarımız dinozorlar yok olmuşlar. Ve bu günlere gelmişiz.

*** Bunlar bilinen şeyler. Bilimde esas,  tabii inanmamak ve kontrol etmek, araştırmak.  Evrim,  Darwin’in bir “teorisi” olarak algılanıyor. Halbuki evrim tabiatın anayasası ve Darwin olmasaydı, Wallace;  o olmasaydı Bates;  o da olmasaydı Mendel veya bir başkası  bu kuramı tanımlayacaktı.

**** Bilimde esas inanmamak ve güvenmemek. 150 yıldır yüzbinlerce bilim insanı bu kuramı çürütmeye çalıştı. Bulabildikleri ise sadece daha basit ispat yolları oldu. İnanmak ve güvenmek gene bir anlamda gerek. Siz radyoaktif madde ile  nasıl ölçüm yapıldığını öğrenseniz, kendi ellerinizle  bir kayanın yaşını 3.5 milyar yıl diye tespit etseniz ve içinde mikrop fosilleri bulsanız  bile bir yaşam boyunca çalışınca ancak ikna olabilirsiniz. Mikroskopu imal eden, sizi aldatmak için bir görüntü yerleştirmiş olamaz mı? Kimya reaksiyonu için aldığınız maddeler sizi yanıltmış olmak için konulamaz mı? Her insanın 20-30 sene bu verileri tek tek kontrol edebilme şansı yok tabii. Ama okuyarak sap ile samanı ayırması insanın 15-30 yılını alsa bile, ondan sonra doğruyu gene bulabiliyor.

**** Ama okumadan, anlamadan fikir yürütmek ve tartışmak daha kolay ve rahat değil mi?  Evet,  çoooook daha rahat.  Birçok ülkede “ben evrime inanmıyorum” diyebilen  Lise Biyoloji öğretmenleri bile var. Ne yapacaksınız? Bildiğinizi sakin sakin anlatıp, giderek daha çok sayıda insanın bilgi sahibi olmasına, merak etmesine çalışmak dışında? Ben başka yol bilmiyorum.

(Bknz: http://www.sciencemag.org/ Public acceptance of Evolution Jon D. Miller, Eugenie C. Scott, Shinji Okamoto 11.08.2006)

March 30, 2012 Posted by | Makaleler / Articles | Leave a comment

Açık spor bir araba, rengi yeşil 4/17/2007


image002

Oturdum geçen hafta eşe dosta bir mektup yazdım ve bir yeniliği haber verdim:

“Ey ahali duyduk duymadık demeyin, bahar geldi kitap bitti, kendime ödül olarak bir cam yeşili mi derler üstü açık bir araba aldım ohhhhhhhhhh  yok hava kirlenmesiymiş,  global ısınmaymış falan filan, dert babası mıyım yaw 🙂  evet son aylarda küresel ısınma hakkında yazdım…

.. ammmaaa beşer şaşar ve ben de sonunda bir çocukluk hayalimi gerçekleştirdim ve aldım anasını satiym.. (arabam müthiş! görenler çok etkilendiler walla….. yaaaa iste böyle;  bakın bakalım fiyaka nasıl yapılırmış:) konunun uzmanı olanlar görünce hemen arabanın beygir gücünü falan da, hatta markasını bile anlarlar…. ister sevinin ister çatlayın ben çok mutluyum bu ödülü kendime verdiğim için! Umarım sizler de baharın tadını çıkartıyorsunuzdur..

Haaa 5 mayıs cumartesi  İstanbulda Kadıköy Belediye binasında bir konferans vereceğim;  Insanlar ve Kültürler ve Darwin konulu  gelebilirseniz sevinirim .. yok, yok  uçakla gideceğim okadar yol arabayla bu yaşta ağır gelir.”

Genelde güle güle eskit, yakışır! Mercedes mi,Porshe mi? Alfa romeo mu, 2CV mı? diye cevap aldım. Biri at arabası mı diye sordu,  birkaç  dost  herhalde “bu adam üşütmüş” dediler ki cevap bile yazmadılar.

,Bir arkadaşım : “araba iyi de sağ ön koltukta kim oturuyor?”  dedi.

Halbuki ben oldum olası çok beygir gücü olan bir arabanın nasıl olup ta “sipor arabası” olduğunu, hele insan yarışmıyorsa anlamakta güçlük çektim. Eğer rally falan yaparsanız (ki gençliğimde meraksız değildim bu tür işlere) bayağı bir kalori sarfedersiniz. Ama çok çevre dostu değiller.,

Açık arabamla çok mutluyum sabah kalkar kalkmaz kontrol ediyorum, bazen 1 metre daha sağa bazen sola park ediyorum. Acaba bir standart koyup bayrak ta assam mı diye tereddütteyim ama MT001 diye bir plaka alacağım galiba! “Nazar etme! Çalış senin de olur!”diye  yazdıracağım yanına.

Çok yakın arkadaşların da kullanmasına izin veriyorum. Neyse benim aldığım açık spor arabanın resmi  biraz aşağıda; arkada da çimi bozup daha az su ihtiyacı olduğu için ektiğimiz lavantalar. Nekadar kullanırsam, okadar spor yapıyorum;  yani gerçek bir spor arabası : yeşil ve de üstü açık .. Nasıl derler ? “Avrupada yalan var bizde yalan yok abicim” :  yeni arabamla olan mutluluğu sizlerle de paylaşmak istedim. Evet arkadaşlar, ben bu küresel ısınma konusunda ciddiyim ve her 10 yaşından büyük dünya vatandaşının bir eğitmenle en az 2 kez Al Gore un “işimize gelmeyen bir gerçek” filmini görmesi gerektiğine inanıyorum! ”(Uygunsuz gerçek) diye tercüme etmişler, ülkemizde de her yerde var artık bu film. Ve genelde mağkam arabası bağımlı,  rüküş politikacılarımız ve “mülki ekran” bunu iyice kavrayana kadar da  bu konuyu  tekrar tekrar anlatmak gerektiğine!

March 30, 2012 Posted by | Makaleler / Articles | Leave a comment

İnsanlar Kültürler ve İnanç 8/8/2007


Onbeş dakikada Cumhurbaşkanı kim olmuş ne kadar önemsiz göreceksiniz.

Aşağıda bazı eğlenceli ve basit  rakamlar var, anlamak küresel ısınma, susuzluk gibi kavramlara çözüm için şart! Yaşamda kalabilmek için şart. Anlayıp karar verebilecek tek insan sizsiniz. “Ahmet veya Fatma  anladı ya, bana ne?”  deme lüksünüz de yok.

Bundan 200.000 yıl kadar önce  bizim ilk atalarımıza ait bulgular var. 60-70 bin yıldan beri artarak  yoğunlaşan kemik bulguları  ve türümüze ait  gömütler, aletler,  ayakkabılar, kaval gibi müzik aletleri falan, dikkatle bakmayı daha çok insan öğrendikçe ortaya çıkıyor.

****

Buzda giysileriyle ölen insanlar, mumyalar, özellikle Mısır, Çin  ve Anadolu’daki bulgular  yavaş yavaş insanın ve kültürünün nasıl geliştiğini bize öğretiyor. 2000 yıldır Çinde yazılı olarak nüfus kayıtları var. Insanlar yazmayı öğrenince, mal mülk ve insan sayısı kayıtlarını (hükümdarlar vergi alabilsin diye) tutmuşlar. Arkeologlar mezar yerlerinden, eski şehirlerin nüfuslarını  hesabedebiliyor. Bu nüfus ve kültür ilişkisini anlatan bilim dalına demografi deniliyor.

****

200.000 yıl ne demek? Hayal etmek bile güç! Bu rakama değişik açılardan bir bakmayı deneyelim. Ilk deneme şu olsun:  200.000’e kadar yüksek sesle ne kadar zamanda sayabilirsiniz? Bir tahmin edin?  Hesabedin. Ben kendi tahminimi sizinle paylaşacağım, ortak bir sürede anlaşırız.

200.000 e yüksek sesle 1 günde sayamıyacağınızı kabul edebilir miyiz? Eh uykunuz gelecek, yemek yiyeceksiniz…onikibinüçyüzaltmışaltı, okikibinüçyüzaltmışyedi diye sayın 1 dakika ve saat tutun göreceksiniz 200.000 e kadar yüksek sesle sayabilmek için 2 gün gerekecek.

****

Şimdi bu rakamı içimize bir nebze sindirdik: ayni  rakamı bir de uzunluk olarak düşleyelim ve 1 km= bin yıl olsun. 200 km 200.000 yıl olursa bunu kabaca Istanbul-Bolu veya İzmir-Afyon  arasındaki mesafe olarak aklımızda tutalım. 200 km yolu ne kadar zamanda yürürsünüz? Kolay olsun diye biz 5 günde diyelim, idmanlı ve sağlıklı iseniz,  yürünür. Bir günde  40 kilometre eder.

****

İnsan nüfusunu da bir an için  uzunluk olarak gözönüne getirin. 50.000 yıl önce insan nüfusu 100.000 olsa  ve bu  10 santime tekabül etse:   bundan 2007 yıl önce 250.000 nüfus yani 25 santimç… düşünün siz ilk insanlarsınız ve sayınız artarak ortalama ömrünüz 30 yıl nesilden nesile bildiklerinizi öğreterek, bugüne kadar yürüyorsunuz…

Geldiniz, geldiniz, şimdi oturup bu satırları okuduğunuz yere epeyce yaklaştınız. 200 km nin  çoğunu arkanızda bıraktınız ve insan nüfusu 50 santim yüksekliğe vardı. Yani yarım milyar insan yaşıyor. Siz oturduğunuz yerin 6 metre yakınına gelince, insan nüfusu diziniz hizasında. 107 santim oturduğunuz yere yaklaştınız yani 5 günden sadece birkaç saniye yürüyüş mesafeniz kaldı: nüfus oldu 2 milyar : bizim hesabımıza göre 2 metre yükseklik eder. Uzun boylu bir insan boyu. Son iki adımı attınız ve şimdi oturduğunuz yere vardınız. Insan nüfusu 2 katlı ve dik çatılı bir ev kadar oldu yani 6.5 metre.

****

Ayni dünya, ayni nehirler, ayni oksijen, ayni denizler ve bu da insan nüfusunun artması.  Işte demografi bu! Ne kadar çok insan bu örneği iyice anlarsa, o kadar işimiz kolay olacak.

Başlıkta bir de inanç vardı. Bir kaç satıra o da sığar mı? Sığar. İnanmak zorundayız birbirimize:İnsanların hareket ettiklerini düşünürsek bir günde bir tek insanın 50.000 nüfuslu bir şehiri sayması bile mümkün değil!

Altbuçuk milyarı saymak için yüzbinlerle insanın seferber olması gerek. Ve verilere inanmak. Tekrar tekrar kontrol edilseler bile! Hava fotoğraflarıyla kabaca nüfusu  yoğun  yerler bile sayılsa gene binlerce insanın çalışması gerek ki bu rakamlara varilabilsin.

Demografi denilen bilim dalı bu ve bir bilim insanının bir diğerinden aldığı verileri kontrol ede ede gelişmiş ve artık son derece inanılır bir bilim dalı. Örnek: 1950 yılında 2.5 milyar nüfus vardı ve demograflar 2000 yılında dünya nüfusunun 6 milyar olacağını söylediler duymak isteyen herkese!

Bunlar bu kadar biliniyordu da, “politikacılar neden birşeyler yapmadı?” sorusu mu akla geldi? Eh iyi, varmak istediğim nokta da buydu zaten.

Politikacılar siz bir şey istemeden, bıçak kemiğe dayanmadan  hiç birşey yaptılar mı? Demek önce burada yazılanları iyice okuyup anlamak gerek ki, sonra birşey istemeyi düşünebilelim.

March 30, 2012 Posted by | Makaleler / Articles | Leave a comment

Badem Kırmak 11/12/2007


Badem kırmak ve birokrasi

Bürokrasiye bazı batılı düşünürler çalma fiilinden türettikleri kleptokrasi diyorlar. Düz çalmak olmasa da vakitten çalmak, kendi yerini garantiye almak için yokuş kısım amirliği anlamında. Hadi Uleengin de geçenlerde mediokrasi dedi. Liyakate, yani meritokrasiye geçiş: bekleyenin çorba içmesi değil, görevi hakkedenin alması çok önemli ve ülkemiz için gerekli  bir değişim.

Bundan 15 yıl önce bir badem bahçesi yaptım Akhisar’da. Bazıları o zaman Türkiye’deki en büyük bahçe dediler. Fidanların binlercesini  keçiler yedi, avukat, jandarma, savcı, hakim, yeter uğraştık. Şimdi GAPta 10-20  misli büyük bahçeler kurmuşlar, duyunca sevindim.    Sulaması zor, ilacını yetiştirmek zor. Yeşil kabuğunu soymak meşakkatli, kalın kabuğunu kırmak ta! ABD de Kaliforniya’da bundan 8-10 yıl evvel 5 milyon dolara biçerdöver boyunda bir badem soyma makinası görmüştüm. Köylü kafamla baktım bu hurda değeri belki yüzbin YTL edecek bol ışıklı makinayı anlamaya çalıştım.  Benim etim ne budum ne?  Ürettiğimin bin misli badem olacak ki öyle bir makinaya para harcayabileyim. “Molla kendini kolla” diye düşünerek, yok makina mühendisiymiş, yok sanatkar tornacıymış,  dolaştım. 1500 ytl harcadım, bir makina yaptırdım, para etmedi. 2 hasat  evvel bahçede yıllardır beraber çalıştığım Mehmet Bayındır’a  olursa sen çözeceksin bu işi dedim, ben biraz okuyup yazayım- heves bu ya sanki yazınca, bildiğimi sandığımı gençlere öğretmeye çabalayınca,  birşeyler olacak. Mehmet  benim harcadığımın üstüne yaktığı benzin dahil belki üçyüz YTL daha harcadı ve o Amerika’da gördüğüm makinanın paketlemesi hariç, herişini yapan bir makina sahibi olduk. Mehmet daha önce de hortum sarma makinası yaptı. İlkokul mevzunu,  kafasını kullanmasını öğrendi, ben olmasam yapamazdı, o olmasa ben okadar bademi toplayamam.. Oradaki üründe  her çapa yapanın hakkı var,  yani kısacası birbirimize ihtiyacımız var. Arada tabii İsraelliler de, Bulgarlar da  benzer makinaları yaptılar. 5000 ila 7000 YTL verene satıyorlar.

***

Ben çiftçiyim, üreticiyim kardeşim, öyle ticarete ney fazla aklım ermez. Ekonomi,  tam nedir anlayamadım. Ben çalışayım, biriktireyim, hoooop küt,  derkene bir en-fil mi en deve mi ne kur ayarlaması yapsınlar, elimdeki para gidiversin. Biraz da şüphelenmiyor değilim bu ekonomistlerin de bazı şeylere aklı ermediğinden!  Badem yetiştiricisi olarak badem soymak, kırmak  benim işim oldu  öyle gazoz kapağı açma makinası, TV seyretmek falan değil.

Amerikalı benim babamın oğlu değil, olsa da ben saftorik bir şekilde almaya kalksam o devasa makinayı  pazarlık falan, bana bir milyon dolara  satacak.Bomba da satar benzer fiyata. Ben babamın oğluna da güvenmem ana prensip: Molla kendini kolla. Benim canım çıksın, okadar insan biz badem yetiştirelim, çok daha verimli  topraklarda yaşayan Amerikalı hem de benim mazota verdiğim paranın yarısından az  vererek üretsin, getirip paketlenmiş bademi ülkemde  satsın!  Piyasa bulursa satar. “Ay ne kötüsün, beni komple yaptın” diye ağlamakla olmaz, tedbirli olmak gerek. Boş bulununca arkadan dolanır 3 puan alıverirler.  Ama bir inancımı paylaşayım çiftçi olarak : Tüm Tarım Bakanlığını bugün kapatsak, inanın işsiz kalan yüzbin memur dışında ziraatimiz ve üretimimizde   bir değişiklik olmaz. Üretim, belki de artar bile. Gaptaki tuzlanma, etrafa ve kendimize verdiğimiz zarar ortada. Bürokratların çoğu öfkeli ve küskün, bir bölüm statükoyu kabullenmiş, bir süre sonra farkına varmadan savunucusu oluyorlar.

***

Yurtdışına karşı kendi çıkarlarımızı korumak açısından ise, o maaş verdiğimiz (ama haklarından birtürlü memnun olamayan)  bürokratların % 10 u tarımda çok çok yeter . Çevre, tarım, ormancılık su, hepsi bir çatı altında toplanabilir konular! Hala tam kaldırılamayan memurin muhakemat (memurun üstün ırktan olduğunu belirten koruma kanunu) bizde geçerli. Kaliforniyalı badem yetiştiricileri fidanları korumak için tarlanın etrafına çit çekip, gene de koruyamadığımıza şaşırmışlardı: “sizde şerif, polis falan yok mu?” diye sormuşlardı.

***

Amerikalı meslektaşın mazota, benzine verdiğinin iki mislini vererek de olsa onunla rekabet etmeye uğraşıyoruz. Pekiyi soruyorum kendime: “neden benzine mazota çok para VERİYORUZ diye? Bu sorunun cevabı basit değil ve sadece Amerikalı Irak’ı istila etti  de değil. Makam arabalı bürokratlarımızdan ve devasa bakanlıklardan  da kısmen kaynaklanıyor diye düşünüyorum köylü kafamla. Bu paranın yarısı  vergi değil mi? Ben Amerikalının verdiği verginin çok daha fazlasını mazot alırken benzin alırken vermiyor muyum? Eh kardeş, gare akıllanıp konuşmamız gerek diye düşünüyorum. Silkinip kendimize gelmemiz gerek.  Dilim döndüğünce de yazıyorum aklıma gelenleri. Ben fikir teatisi ile anlaşmaya inanmışım. Hatalar yaparak ta olsa doğruyu merak edip aramak gerek. İfade özgürlüğü ise, olmazsa olmaz.  Bildiğim birşey var, zorbalıkla, süründürerek, hile hurda ile kafa bulandırılarak uzun süre bir yere varılmıyor. Gerçeklere sarılarak ve çalışarak, ikna ederek ancak.

***

Kuraklık ve küresel ısınma, nüfus ve pahalı enerji vatandaş olarak sorunumuz:  gelin o konuda çalışalım. Önce bürokrasiyi azaltalım sonra dünyada lider ülke olalım, güneş enerjisi, rüzgar enerjisi konusunda. Sırtımızda bukadar bürokratik yük ile olmuyor. Inatçı ve iddiacı  bir türüz.  Kavgadan hepimiz zarar görürüyoruz… Birbirimizi ikna edelim, ortak akılda buluşalım, elimizde kurtulacak yeter bilgi de var. Şiddet’ten ne kadar uzak kalırsak o denli artacak yaşamda kalma şansımız. Gelin birbirimizi ikna edelim. Bu tabii bir kavgayla sorunu çözdüğünü sanmaktan daha zor ve çok çalışmak gerektiriyor ama başka yolumuz yok. Birbirimizi kabul edip, tartışalım. Ortak akıla yakınız ve insanlar çarpıtılmamış doğruları kolay anlarlar korkmayın!

March 30, 2012 Posted by | Makaleler / Articles | Leave a comment

Bürokrasi ve Vatandaş 11/25/2007


“Yarışın çocuklar!” dersiniz. 10 yaşıt çocuktan birinin sırtına 20 kg patetes dolu bir çuval koyarsınız.  Acaba hangisi kazanamaz dersiniz?. Sırtında patates çuvalı olan!Ama belki de o en fazla yarıştan faydalanır ve bilenir!  Türkiye inanılmaz yükleri taşıyarak bugüne geldi ve artık bu yüklerden kurtulma zamanı geldi.. İngilizce’de  bürokrat a civil servant diyorlar: tam anlamıyla: sivil hizmetli. Sen gel de Genelkurmay başkanına, Vali’ye “sen, benim hizmetlimsin!” de bu ülkede! Ama esasında tam anlamıyla o! Her memur, başka birşey değil. Bizim de, ülke olarak bu iletişim çağında hızla o noktaya geleceğimize inanıyorum.  Çok değerli bürokratlar olduğu için bu ülke hala inanılmaz yükleri taşıyabiliyor diye düşünüyorum. Fikirler enine boyuna tartışılınca, birçok sivil ve üniformalı bürokratın – en azından maaşlarını ve daha fazlasını hakkedenlerin, tamamen ayni veya benzer fikirleri savunacaklarına inanıyorum.

***

En başında dinimizi bürokratlara emanet etmişiz. Din ile devletin ayrılması sanıldığı kadar zor değil. Daha ziyade dövizin bir zamanlar “serbest” bırakılmasından olan korkuyu anımsatıyor:  Diyanet mal ve mülkleriyle Sünni temsilci olarak devlet dışında bir kuruluş olur. Alevilerin, Hristiyanların ve Musevilerin  teşkilatı zaten var. Her vatandaşın vergisinden kesilecek oran belirlenir ve inandığı din veya mezhebe göre vatandaşlar vergi beyannamelerine ekli bir dilekçe ile tercihlerini belirtir öder veya ödemezler ve seçimlerine göre o hizmeti alır veya almazlar. Bürokrasi ferahlar ve resmi Diyanet Kültür bakanlığına bağlı  sadece kültürel değeri nedeniyle bazı ibadethanelerden sorumlu olur. Bunun dışında dinin istismar edilmemesi ile ilgilenir.  Bireyin haklarını savunur. Inanmak, inanmamak hakları gibi. Mezhepler arasında haksız rekabeti önlemek ve kişilerin ve bilhassa çocukların haklarını bir din veya mezhebin  ihlal etmesini önlemek. Samimi inananların zaten buna bir itirazları olmaz. Askeriye de tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Savunma bakanlığına bağlanır. Bürokrasinin küçülmesi için planlı bir şekilde çalışılır.

***

Ben 70 milyonda bir vatandaşım, ancak ortak akıl yani çoğunluk  bu fikirlere rağbet ederse fikirler gerçek olabilir.  Bu tabii benim hüsnükuruntum, sapmam da olabilir.  “Desteklenecek fikir” diyen de destekler. Oh ya! Yok referandum, yok sinirötesi! Erdoğan hayranı değilim. Ama fazla da okumadığım bir gazeteciye “sev veya terket” türünden bir cümle sarfetti ki o adamcağızın yani “Başbakanın”  olgunlaşması için daha fırınlarca ekmek gerek diye düşündüm. O çiftçiden de özür dilediğini  duymadım “ananı al da git “dedikten sonra. “Ulemaya danışalım” sözü de basından duyduğum kadarıyla onun: ilginç bir dünya görüşü, ben daha donanımlı bir Başbakan arzu ederdim. Herhalde pişmandır diye tahmin ediyorum. Doğrusu tedirginim böyle bir Başbakan tarafından yönetilmekten.  Genelkurmay başkanımızın da hayranı olduğum söylenemez. Beni daha güvende hissettirmesi gerekirken tedirgin ediyor.Umarım yakında emekli olur. Zırt pırt gazetecilere demeç veren komutanları bu ülke yeter gördü sanırım. Deprem araştırma merkezi veya Meteoroloji Genel Müdürlüğündeki değerli bürokratlar da bu ülke için en az askerler kadar önemli ama çıkıp sürekli fikirlerini beyan etmiyorlar. Ki onların fikirleri doğrusu daha çok ilgimi çekiyor. Üniformalı bürokratların tek farkı silahları ile bizi korkutmaları mı?   Tabii “zamanı değil bunu tartışmanın!” diyenleri duyar gibiyim. Ne zaman zamanı olacak?

***

Öyle 1/3 çoğunluk olarak yasa mı olurmuş? Bare yarıdan fazlası de! Alan da gaçan mı var? (sanki biraz hep var!)  Cumbabayı halk seçsin, buna taraftarım! Hep türümüzün ortak aklına ve sağduyusuna inandım. Tonla hata yapan bir insan olduğumun farkındayım, sukunetle enine boyuna konuşup anlaşmak gerek diye düşünüyorum. Ne yapalım? Çalışacağız ve malzeme bu, bununla idare edeceğiz.  Neden milletvekillerine para veriyoruz Allah aşkına? Otursunlar tartışsınlar ve anlaşsınlar diye! Lider sultasından kurtulup adil bir seçim yasası yapsınlar önce.  Cumhurbaşkanı Gül, hoşuma gidiyor. Çalışkan adam, en azından verimli ve müsbet bir izlenim bırakıyor. Hepsini hizmetlilerim olarak görünce gayet mültefit bir bakış açısından bakıyorum olan bitene!

***

Türkiye’de üniversite öğrencilerinin %73’ü TC’yi beğenmiyor. Yurt dışında çalışmak ve yaşamak istiyor(Milliyet17/10/2007MMünir). Bakın bu bilgi önemli! Birkaç araştırma daha okumak isterim bu konuda!

Hepimiz terkedelim  ve vatan sadece çalışma alışkanlığı olmayan TV başından kalkmayan  insanlar ve üniformalı ve üniformasız bürokratlara mı kalsın? Nereden çıkartıyor askerlerimiz Allahaşkına bu ülkeyi daha fazla sevdiklerini?  Aniden trafiği kesip flamalı bir arabaya yolverme hakkı nereden? Bu sapmayı toplumca düzeltme zamanı geldi. Yok haşa! Ama doğrusunu isterseniz apandisit ameliyatını yaptırmak için marangoza gitmez insan. Askerleri severim. Kendi ailemden iki askerden örnek vereyim: Dedemin babası Dr Mehmet Paşa   Haydarpaşa Askeri hastanesinin ilk sertabibi imiş.Yani bugünkü GATA nın kurucu başhekimi. Eskiden Haydarpaşa Askeri hastanesi girişinde resmi dururdu.19. yüzyılın sonunda ölmüş. Başında Fes ile kalpak arası birşey var diye sonra resmini kaldırdılar. Belki de sakallı olduğu için! Onun oğlu, Binbaşı İhsan bey ise Enver Paşa’nın sınıf arkadaşı imiş. Sınıf arkadaşı ailevi bağları nedeniyle paşa olunca ordunun gidişatını beğenmeyip birinci dünya harbinden epey önce  istifa etmiş. Tarihi bilenler bu  cümlenin ne demek olduğunu anlar. Hangisi mi benim gönlümde daha fazla yer kaplıyor? İkisi de ayni. Ayrıca  “aileyle fazla da gurur duymak çok da zekice bir tutum değil” diye inanırım. Onlar gibi binlerce subay çıkartmış bu ordu. Bugün de bu subaylar var ordumuzda.

***

Eğitim, kuraklık, küresel ısınma, nüfus, pahalı enerji sorunumuz. Gelin çalışalım. Sırtımızda bukadar bürokratik yük ile olmuyor. Birbirimizi ikna edelim, elimizde kurtulacak yeter bilgi de var. Şiddet’ten ne kadar uzak kalırsak o denli artacak yaşamda kalma şansımız.  Bu tabii, bir kavgayla, tehdit ile  sorunu çözdüğünü sanmaktan daha zor ve çok çalışmak gerektiriyor ama başka yolumuz yok.

March 30, 2012 Posted by | Makaleler / Articles | Leave a comment

Mama 12/12/2007


Kedi maması Köpek maması  protestosu! Veterinerler yardıma koşun!

Bürokrasinin meritokrasi  olması yani hakkedenlerce o koltukların doldurulur  hale gelmesi ve ayrıcalıksız olması ülkenin belki nüfustan sonra en  önemli konusu. Ama bu yazı biraz dilimizden bahsetmek istiyorum.

Lisanımızda bir karmaşa var. benim gibi alamancılar devrik cümleyle yazıyorlar. Bir nesil daha çok Osmanlıca’ya kaçıyor, bir nesil yeni Türkçe tercih ediyor. Bunlar doğal olarak yaşayan bir lisanın kalp atışları. Bir bürokrat Türkçe’si var: araba veya otomobile hep “araç” derler. Politik tercihe göre kelime seçenler var. Hepsi benim lisanım, önüme geldiği gibi, gönlümce kullanırım. Hiçbiri de batmıyor bana doğrusu. Bazı arkadaşlarım da Türkçe’nin bilim lisanı olup olmamasından bahsediyorlar. Hem umursamam hem de gayet net intravenöz (ahem, toplardamardan) fikrimi paylaşayım: Tabii ki, öyle! Aksine sadece tümvücut  gülerim.

Yabancı lisanlarda üretilen ve kullanılan teknik terimleri de zorlamayla Türkçe’ye sokmaya çalışmam bile. Radyo’ya radyo demekten de gocunmam. Televizyona TV. Örnek mi? Bilgisayarca lisanı Ingilizce gelişti  ve Almanca’da ve Türkçe’de çevirirken  fazla ulusalcı davranıp anlaşılması zor bir lisan yaratıyorlar diye düşünüyorum. Bir lisanda kullanılan tabiri aynen almak ayıp değil.  Tersane kelimesi lisanımıza Ispanyolca’dan gelmiş. Oraya da Arapça’dan gitmiş. Lisan birleştirici olmalı ve oluyor da. Zorlamacı olmamalı. Her Türkçe’yi konuşanın da fikir sahibi olmaya hakkı vardır diye düşünürüm.

Bazı kurallara riayet etmek okura saygının bir parçasıdır ve anlaşmayı kolaylaştırır sadece.

Lisanlar tüm  insanlığın malı, aslında doğal olarak keyif gönül vs gibi tabirler de o tür kelimeleri olmayan lisanlara giriyorlar. Kedi ve köpeklerine  Çarli falan gibi isim takanlara da tepkim yok.  Ama kedimin  ismi de İbiş .O kadar keyifle yangelip yatıyor ki tam “Üç dönüm bostan, yan gel Osman” tabirini çağrıştırdığından zamanla  İbiş Osman oldu.

Ama beni rahatsız eden iki şey var, onlar bu yazının konusu:

Bir banka geliyor ve ismini eyç es bi si diye telaffuz ederek banka reklamları veriyor. Esasen kim ne derse desin diye düşünen bir insanım. Ama ben şahsen sırf burada şube açan bir banka isminin başharflerini Türkçe teleffuz etmiyor diye de o bankada hesap açmam kardeşim! Bazıları da H harfini AŞ diye telaffuz ediyorlar. Eh, Milli Eğitim, eğitimden ziyade Selçuk Erez’in yazdığı gibi Milli Fizik ve Milli Kimya öğretmeye kalkarsa olacağı budur. Eğer özenip turistlere de hizmet vermek amacıyla  berber  barber veya kovaför diye tabela asarsa assın. Kendi bilir. Ama harflerin telaffuzunda  saygı noktamı aşıyorlar diye hissediyorum.

Ikinci benim Türkçe anlayışıma batan şey ise lisanın içine firmalarca sokuşturulan köpek maması ve kedi maması tabirleri. Orda durun, kırmızı kart! Olmaz ve olmamalı! Bakın bunun için gösteriye de katılırım,mitinge de  nümayişe de! Protesto ediyorum. Ne bu yahu? Ev hayvanları nekadar sevgi yumağı olarak insanlarası ilişkilere alternatif veya seçenek  haline gelseler de BEBEK değiller!  Mama bebeğe verilendir. Türkçe’si yal veya yemdir. Köpek yemi veya yal, kedi yemi! Diğer lisanlarda da örneğin İngilizce’de  Köpek yemeği kedi yemeği (food) diyorlar. Almanca’da Futter yani yem.

Bizde bundan 20 yıl önce insanlar kedi ve köpeklere sadece evde artan yemekleri verirlerdi. Nasıl alışırsa öyle gider, hertürlü canlı yaratıkta olduğu gibi. Veteriner Yasemin Atatuş kedisinin zeytinyağlılara ne denli alıştığını şu örnekle bana anlattı: kedi alışkanlıkları oluştuktan sonra zeytinyağlı bamya ve kızarmış balık yanyana konduğunda hep bamyayı tercih eder olmuş. Balığa ancak çok acıktığında ve başka yem verilmediğinde iltifat edermiş.  Kedi, köpek, küçük ve büyükbaş hayvan beslemiş bir vatandaş olarak bu özenti tabirle yönlendirilmeye karşıyım!  Yem de şuna arkadaş. Mama özenti kaçıyor!

Psikolinguizm diye bir bilimdalı var, özentiden çocukların mesela çok fazla Amerikan filmi seyredip duvar yazısı olarak  “köprü altı boy boy sana kosun kovboy” veya “Clark çekmek” Clark Gable (Tom Cruise’dan önce  yaşamış ünlü bir artist)    gibi keserek bir kaş yukarda bakmak tabirlerini araştırıyor. İyi de kedi ve köpeği yeniden keşfedecek değiliz arkadaşlar :

Yem de şuna kardeşim. Mama komik kaçıyor!

March 30, 2012 Posted by | Makaleler / Articles | 1 Comment

MÖÖ Onbin ve Somut Bir Öneri 11/5/2008


Somut bir öneri : Gare Milattan önce ve sonradan bahsetmek ne denli doğru? EZ ve YZ diyelim!

MÖÖÖÖÖ 10.000 Uzun zamandır ilk kez tekrar sinemaya gittim. Çocukluğumdan kalan bir merakla tarihöncesi filmi MÖ onbin ‘i seyrettim ve bin pişman oldum. Bu denli yüzeyel  bir hikaye ile  ve bilimsel verilerden uzak bir film çevireceklerini sanmıyordum doğrusu.

Önce filme değineyim sonra MÖ veya İÖ ve MS veya İS terimlerine. Antropoloji ve tarih öncesine merakım 1968 lerden beri var.  Antroploji okuyan bir  İtalyan,bir Yunan arkadaşım vardı ben kuzey Almanya da Tıp okurken  ve Arkeolog ve Jeolog arkadaşlarım ve onların kitapları vs derken süregeldi bu merak.

Eh insanın kökeni Antropoloji bugünkü sosyal Antropolji de kültürlerin kökenini araştırıyor. Yani tıbba uzak konular değiller.

Eskiden bu tür Amerikan filmleri biraz da bilgilendirlerdi burda senaryoyu yazanlar olabildiğince şişirmişler.

Dişli kaplanlar Machairodontinae  EZ 10.000 yıl önce varmış  hadi  o hayvanın filmde gözükmesi normal aammaa:    Uçan dinozorlar, Pterosauria ise 65 milyon sene önce kaybolmuşlar.   Bundan 12 bin yıl önce niree 65 milyon yıl öncesi nire.

Mamutlar varmış bundan 12 bin yıl önce amma gardeş, Mamutların dişini kesip fil gibi kullanmak ise çok yanlış tabii. Mamutların nesli firavunlar  zamanında tükenmiş  ama filler ve mamutlar kuzen, bizim maymunlarla olduğumuz gibi ve iki türün ayrılması çok daha önceye dayanıyor.

Gelelim hikayeye:  bolca  hamaset, abuk sabuk bir öykü. Çok daha doğru bilgi verilerbilirdi insanlara.. bu devire ilgi epeyce büyük.

MÖ  İ Ö  falan gibi tabirler sosyal antropolojik kültürel olgular. Kısmen birbirlerinin tam tersini iddia eden yaratılış fikirleri var.  Örneğin bir inanca göre midyeden oluşmuşuz, diğerine göre Tanrı önce yeri sonra göğü yaratmış ve kimsenin inancına da saygısızlık etmemek gerek. Dinler kültür tarihimizde çok önemli bir olgu. Ama şu an katkıları daha ziyade korkarım  benden / benden değil diye insanları birbirinden ayırmak ve birbirine düşman ederek  ortaya çıkıyor. Tarihte de milyonlarca insan bu nedenle ölmüş. İspanyol Savater e göre bugüne kadar din kisvesi altında yapılan savaşlarda bir milyar 200 milyondan fazla insan ölmüş.    Önyargılar Güzeldir kitabında bu mekanizmaları yazmaya çalıştım.

Tüm dünyada  bilhassa ABD ve Batı Avrupa da artık Antropoloji ve Paleontolojide ve tarih öncesinde, Arkeolojide giderek İsa’nın yanlış tahmin edilen doğumunu milat alarak almak yerine insanlar   Present time ve  Common Era  ve BCE Before Common Era diyorlar .  Öneri: Eski Zaman ve Yeni   Zaman  (veya şimdiki Zaman ve Evvelki Zaman diyelim .  EZ 4 de doğan Hz İsanın yanlış bilinen doğum yılına göre hesabetmek bilhassa fikirleri ve yaklaşımları  altüst ediyor. Ramazanı bile ki o konudaki çalışmaları bir başka yazıda sunacağım.  Takvimi bir dinin tahakkümü altına almak yanlış ve bir sürü sapmayı beraberinde getiriyor. Ayni zamanda kültürel sapmayı da ve tonla yanlış anlaşılmayı. Bence artık tüm dünyada biliminsanlarının yaptığını yapmaya ülkemizde de başlamak gerek belki  Kültür bakanlığımızın desteğiyle ve bunu tekrar tekrar talebetmek gerek. EZ ve YZ tabirlerini kullanmaya başlayalım ben kendi yazılarımda buna dikkat ediyorum siz de destekleyin birkaç yılda yerleşir bu doğru.  Arkeoloji Müzelerine ders kitaplarına girer. Olması gerektiği gibi.

March 30, 2012 Posted by | Makaleler / Articles | Leave a comment

BC 10 000 und ein konkreter Vorschlag 11/6/2008


Ein konkreter Vorschlag: sagen wir doch einfach Jetzzeit und praehistorische Zeit.     Mahmut Tolon

Wenn Jesus  vor 2012 Jahren geboren wurde, weshalb heisst  dann der Kinofilm 10.000 BC?

Nach langer Zeit bin ich wieder mal ins Kino gegangen. Seit meiner Kindheit fasziniert mich  die praehistorische Zeit; also habe ich mir den Film BC 10.000 angeguckt. Die Filmemacher in Holywood haben es bravorös geschafft aus einem solch interessanten Thema etwas unglaublich oberflaechliches zu  machen.

Kurz  zu dem Film und anschliessend zu den Ausdrücken AD (Anno Domini)  oder auf gut deutsch  „ Im Jahre des Herren“und  BC (Before Christ). Heute wissen wir, dass  Jesus vor 2012 Jahren geboren wurde. Wessen Jahr feiern wir dann eigentlich 2008?

Die Geschichte des Filmes über die Praehistorie ist um es gelinde auszudrücken seicht. Saebelzahntiger  gab es  vor 12000 Jahren, aber was machen da die Flugsaurier, welche ja bekanntlich seit 65 Millionen Jahren nicht mehr existieren?

Auch Mammuts gab es vor 12000 Jahren noch. Im Film werden sie mit abgeschnittenen Stosszaehnen  als „modifizierte” Elephanten beim Pyramidenbau eingesetzt? Liebe Kinder, Mammuts und Elephanten sind ja höchstenfalls Kusinen, so wie wir und Affen. Die Evolution der Elephanten liegt millionen Jahre zurück! Das Interesse an der Praehistorie ist gross und leicht haette man  informatives mit einer besseren Geschichte verkleiden können.

Begriffe wie AD, Vor Christus oder  BC  sind sozialanthropologische Reminiszenzen. Letzlich haben wir alle unsere Wurzeln in der vorgeschichtlichen Zeit, in der Anthropologie und in der Natur. Auch hat die Menschheit lange vor den westlichen Religionen begriffen, dass die Jahre aufeinander folgen und dass man sie sogar zaehlen kann.

Bekanntlich gibt es ja ganz unterschiedliche Schöpfungsmythen: nach einem sind wir alle miteinander aus einer Muschel entstanden, nach einem anderen  hat ein Schöpfer zunaechst die Erde und dann die Sonne geschaffen. Die unterschiedlichen Kulturkreise haben mit einander konkurriert, um die jeweilige kulturelle Dominanz zu festigen. Im Angelsaechsischen sind die Wissenschaftler  dazu übergegangen die Begriffe CE (Common Era) und BCE (Before Common Era)  zu benutzen. Ich schlage vor, ebendies auch im deutschen Sprachraum zu benutzen. Man könnte sich auf  PZ (praehistorischer Zeit)  und  JZ (Jetztzeit) einigen, oder auf Alte Zeit und Neue Zeit (AZ/NZ).

March 30, 2012 Posted by | Makaleler / Articles | 1 Comment